15 Nisan 2014 Salı

Hece Dergisi 203. Sayı - Kasım 2013 - Şiir Oturumu

DOSYA: SEYREK DÜŞER HIZLI ÇAĞIN ŞİİRİ

Yine şiir endişesiyle dertlenip henüz şiir kitabı çıkmamış şairlerle bir araya geldik. Bu defa yaz çok hareketli geçti. Politika rüzgârları şiirin üzerinden geçti, geçmeye çalıştı diyelim daha doğrusu. Örneğin edebiyat dergileri siyasi haftalık gazeteler gibi çıktı. Ama iyi şiir daima dip akıntısı olarak ilerlemeyi bilir. Biz sadece şiirin izini sürmeyi istiyoruz. Tüm bu hengâme arasında biz yayıma hazırlanırken Murat Çelik’in şiir kitabı çıktı, Ertuğrul Rast evlendi. Melih Tuğtağ’ın bir çocuk kitabı basıldı. Murat Düzce’den, Nergihan, Dilek, Doğukan ve Melih İstanbul’dan geldiler; Ertuğrul benimle ev sahipliğimi paylaştı. Ankara’da buluştuk ve şiir konuştuk. Politika-şiir, internet, sosyal medya, ıstırap, poetika, genç yaşta editörlük konularımız arasındaydı. Hasan ve Musab yanıtlarıyla katıldı bize. Serap Koç fotoğrafları çekti.

Ertuğrul Rast; Şiirleri ve şiir çevirileri Hece, Mahalle Mektebi, İtibar, Ücra, Aşkar, Karabatak’ta yayımlandı. Gökçe Özder’le birlikte Üçüncü Mevki Edebiyat fanzinini 5 sayı yayıma hazırladı. 7 sayı Mahalle Mektebi dergisinin şiir editörlüğünü yaptı.

Hayriye Ünal: Zamansal değişimi kavramak açısından gelişen koşulların, kolaylaşan veya zorlaşan yaşamın şiire yansıması sizce nasıl olmalıdır? Nasıl oluyor? Bir imkân oluşuna atfen değil ama iletişim araçlarını kullanma biçimimize bakarak duçar olduğumuz "iletişim canavarlığı" ve bunu körükleyen/destekleyen internet/teknolojinin Şiir’imize ve şiirinize ne getirip neyi götürdüğünü düşünüyorsunuz? Canavarlık dedim ama bu tümüyle iletişimin ona yüklenen anlam sayesinde insanı aciz bırakma potansiyeli ile ilgili. Kaba bir örnek vereyim; 6 Ekim’de internet sitelerinde şöyle bir haber istatistik okuduk: “Twitter kullanımı ile ilgili e-marketer kuruluşu tarafından yapılan bir araştırma çok çarpıcı sonuçlar ortaya çıkardı. Araştırmaya göre Türkiye'de her 3 internet kullanıcısından birinin Twitter hesabı var. Türkiye yüzde 31.1'lik bu oranla dünyada ilk sırada yer alıyor.” Bir olumsuzluk olarak okumak zorunda değiliz elbette; ancak kitap okuma, bilimsel araştırma, başka dillere çevrilme vb. istatistiklerde yakalanmayan bir yüzde olduğu da gözden kaçmamalı. Yüzeye doğru çekilen ilgilerimiz başka tür bir şiire zorluyor mu sizi? Bireysel deneyimlerinizi duymak isterim.

Ertuğrul Rast: Bahsettiğiniz iletişim canavarlığı ya da internet, teknoloji şiire yeni alanlar açtı, yeni imgeler kazanmış durumdayız. İsmail Aslan’ın bir dizesi aklıma geliyor: “ellerini farklı kaydet onlar birer barış antlaşması”. Bu yeni imgeler iyi kullanıldığında iyi şiirler ortaya çıkabiliyor. Öte yandan kişinin kendini teknolojiye fazlaca kaptırmasıyla, bir sığlık da ortaya çıkabiliyor hayatında. Bu elbette şairler, yazarlar için de geçerli. Teknoloji hayatımızı kolaylaştırdı, evet ama, beynimizi kullanmayı bizden almaya uğraştığı da bir gerçek. Düşünmeyen bir şair /yazar düşünmek bile istemediğim bir kimlik.

Hayriye Ünal: Gördüğüm kadarıyla genel olarak değişime belli bir sürtünme katsayısı ile intibak edilebileceği kanaati hâkim. Belki saçma gibi gelecek size ama bir tarafıyla distopyalara da bağlı buluyorum konuyu, sayılarla ifade edilen insanlar, her birimizin birer “kullanıcı” ve sunucularda ip’le ifade edilen şeyler olduğumuz, tek tipleşme, mekanikleşen ilişkiler, mimari açıdan daraltılmış ve beton alanlarda süren yaşamlar, giderek gözle görünmeyen, ama her yerde varlığı hissedilen “iktidar”. Söylemek bile abes ama iktidar son zamanlarda sıklıkla yanlış kullanıldığı gibi hükümet demek değildir; iktidar, hegemonyası süreklilik arz eden, özellikle kültürel araçlarıyla bireyselliğimizi ezen şey, örneğin bilgilerimizi depolayan tasnifleyen şirketler vs.
Echelon gibi programların geliştirildiği ve tümüyle her köşesi “izlenebilir” makinelerin içinde ve yataya yayılmış yüzlerce sekme arasında (şiir) yaratmayı sürdürüyor oluşumuz (şair) psikolojinizi nasıl etkiliyor? Belki bize boş boş bakan, bizi birer istatistik verisi olarak gören öznesiz Göz’ün karşısındayız, “önemsiz birer sayı” bile kabul edilsek “yaratma mahremiyeti” açısından size ne hissettiriyor bu?

Ertuğrul: Evet izleniyoruz ve o kadar çok izleniyoruz ki artık farkındalığımız kalmadı bu konu ile ilgili. Mesela güvenlik kamerası bulunan ofislerde çalışıyoruz ve güvenlik kamerasını fark etmiyoruz gün içinde. Öznesiz göz, bizi izlerken biz işimizi yapmaya devam ediyoruz. Bilinçaltında ise durum daha farklı bence, evet kameraları fark etmiyoruz ama kameralar her an gözümüzün önünde gibi davranıyoruz. Bilinçaltının şiirle ilişkisi bağlamında etkilenmeler yaşadığımızı düşünüyorum.

Hayriye Ünal: Kontrol altında oluşun ilk elde bende çağrıştırdığı şey, bireyin “legalleştirilmesi”. Politikaya bağlamak istiyorum sözü. Politik şiir konusunda ülkemiz edebiyatında sık sık bir geri dönüş yaşanır. Yani politikaya dönüş yaşanır. Şiir güncel meselelerle, siyasi olayların yansımalarıyla doldurulur. Karşısında da “bireysellik”le suçlanan ama edebiyatı her şeye önceleyen şiir vardır. Şahsi gözlemime göre, maalesef, Türkiye’de “edebiyat kariyeri”nin yolu yazık ki siyasileşmekten geçiyor. Ancak benim öngörüm böylesi bir kariyerin uzun vadede kalıcı olmayacağı.
Siz ne düşünüyorsunuz? Dünya görüşü, fikirler, gündelik siyaset, Türkiye’de Gezi olayları, tüm ülkeye yayılmış süregiden olaylar… Orta Doğu’yu kasıp kavuran ve dünya siyasetinin kararlaştırılmış bir dengeye doğru itilişi nedeniyle tırmanmış bir taraflılık ortamında şiir nereye doğru ve nasıl gidecek sizce?

Ertuğrul: İki alıntıyla cevap vermek istiyorum. Birincisi benim bir şiirimden: “park yapma şeklimiz garipti sevgili dünya / parklar sonradan yapılan şeylerdi”. İkincisi de Eduardo Galeano’nunKucaklaşmanın Kitabı isimli eserindeki “Sanatın İşlevi”ni anlattığı bölüm: “Diego, denizi hiç görmemişti. Babası, Santiago Kovadloff, onu denizi görmeye götürdü. Güneye gittiler. Deniz, yüksek kum tepelerin ardında uzanmış, beklemekteydi. Çocukla babası uzun bir yürüyüşten sonra kum tepelerine ulaştıklarında deniz gözlerinin önünde patlayıverdi. Parıltısı öylesine uçsuz bucaksızdı ki, bu güzellik karşısında çocuğun dili tutuldu. En sonunda, titreyerek, kekeleyerek, konuşmayı başarabildiği zaman babasına yalvardı: ‘Yardım et de göreyim!’”

Hayriye Ünal: Nergihan bu oturumun soruları/konuları üzerinde birlikte düşünürken bana demişti ki 
genç şair klişeden sıyrılmak adına anlamla arasını açmıyor mu?” Onun bu tespitini tartışalım istiyorum. Klişe karşısında şairin tutumu, klişeye karşı etkili önlemler neler olabilir? Klişeden kaçarken “anlam”la ne tür bir çatışma olur? Niçin anlam klişeye yataklık ediyor gibidir?

Ertuğrul: Her şair klişeye karşı durmalıdır, edebiyat namına bir şeyler ortaya koymak için çabalıyorsa. Bunun için de elbette dille savaşmalıyız ama bu savaştan “hiçbir şeylikle” ayrılıyorsanız, kimse sizin şiirinizden bir şey hissetmiyorsa, o zaman büyük bir tehlike sizinledir. Ben klişeden nefret eden biri olarak, şunu diyebilirim ki dille sonsuz bir savaşa girmek kendini yok etmektir, çünkü söz insandan güçlüdür. Dille savaşalım, ama sınır tanıyan bir savaş olsun bu. Klişeden kaçarken çok aşırı şekilde dizge “dağıtımına” giriliyorsa, o şiirden bir şey hissedilmiyorsa, şair / şiir orada kaybetmiştir. Anlam klişeye yataklık ediyor, ama bir “üst anlam”la bundan kurtulmak mümkün. “Üst anlam”dan kastım “anlam”ın içinde olmayan, bir başka evdir.

Hayriye Ünal: Nergihan’ın son söyledikleri, şiirin böyle betimlenmiş Frankeştayn durumu aklıma şu soruyu getiriyor: Acı, ıstırap eser vermek için önemli. Olmamışlığın acısı diyebiliriz buna. Dünya karşısındaki güçsüzlük, olaylar karşısındaki dilsizlik… yetmeme, yetinememe. Ama niçin günümüzde şiir “acısı alınmış” gibi, ağrısız sızısız, dertsiz görünüyor?

Ertuğrul: Acı’nın mitleştirilmesine karşı çıkıyorum açıkçası. Eser vermenin bağlamını “yatay hayat” ve “dikey hayat” kavramları üzerinden açıklamak mantıklı geliyor bana. Birileri için “yatay hayat”, yani özetle “gündelik hayat” yeterli gelmiyor ve bu durum kişinin “dikey hayat”ta ilerlemesine ön ayak oluyor. Öte yandan sizin sorunuza şöyle cevap verebilirim; “acısı alınmış” gibi görülüyorsa bugünkü şiir, bence bunu Baudrillard’ın “simülasyon teorisi” açıklayacaktır, yani acılarımız gerçek değildir. O kadar büyük acılar çekiyor olsaydık zaten yazacak gücümüz olmazdı.

Hayriye Ünal: Sizi şiire yeni başlayan birisinden ayıran nedir? Ne ögrendiniz bu güne kadar okuduklarınızdan? Poetikanız nedir? Poetika deyince ne anlıyorsunuz?

Ertuğrul: Şiire yeni başlayan birinden beni ayıran şey, bir insanı diğerinden ayıran şeyle aynı: zihin yapısı. Şiirden sonra değişti çok şey benim için, iğneden ipliğe. İyi yönde mi kötü yönde mi değişti bilmiyorum, bunu zaman gösterecek. Poetika deyince; şiir kuramı, yani şiirin neliğine, nasıllığına dair bilgiyi anlıyorum. Biricikliğimi yakalayabileceğim bir dille aklımdaki soruyu anlatabilmek istiyorum. Bunun için ana akımlardan ve klişelerden uzak durmayı yeğliyorum.

Hayriye Ünal: Ertuğrul poetikanı açıklarken özellikle ana akımdan uzak durmak istediğini söyledin. Oysa ilk şiirlerinde ritmi ve anlaşılırlığı pek önemsemezken, son yazdıklarında “gündelik dil”i öne çıkardığın görülüyor. Bu şiirin seni içerden zorlaması mı ortamın zorlaması mı? Malum gündelik dil Garip’ten beri yer yer etkisi azalsa da her daim “in” olan şiirsel değer. Şiirsel kanaatlerini belirleyen etkenlerden bahsedebilir misin?

Ertuğrul: Şunu keşfettim: insanın okuması zor olan bir metinden, bir şeyler hissetmesi neredeyse imkânsız ve bu beni biraz daha gündelik dile yaklaştırdı. Ama tamamıyla da gündelik dile de yaslanmak istemiyorum şiirde, çünkü bu sefer de bir başka sıkıntı baş gösteriyor: sığlık… Şiirin derin bir şey olduğuna iman ettim zira. Şiirde anlam konusu yıllardır tartışılıyor, ben de birkaç kelam etmek isterim, şiirde illaki anlam aramıyorum ama anlatamadığım bir “hissetme” arıyorum, hem okurken hem de yazarken. Son olarak da şiirde “klişe”den, klişeleşmiş s/imgelerden adeta nefret ediyorum, özetle “akşam hüznü”nden bıkmış durumdayım, “akşamın açıklanması” daha güzel duruyor.

Hayriye Ünal: Sosyal medya sayesinde herkesin bir hesap alabildiği ve kendisine edebiyattan filmlerden aldıklarıyla, kendi orijinal sözleriyle, çalışmalarıyla bir imaj, bir kimlik yaratabildiği ve bunların birçoğunun tanıdığımız şairlerden daha çok izlendiği, sevildiği biliniyor. Şair-okur arasındaki hiyerarşi böylece kalkmış da oldu. Şiirin o çok söylenegelen kutsallığına halel gelecek mi sizce? Her yerden ulaşılabilir olan şairin “herkes gibi” biri olması dile getirilmeyen şiirsel 
kontratlarımızda neleri değiştirecek?

Ertuğrul: Günümüz edebiyat dünyasında da şair – okur ilişkisi diye bir düzlem yok, “şöhret” sahibi edebiyatçılar dışında. Şairlerin şairleri okuduğu bir ortamda ancak ve ancak şair – şair ilişkisinden bahsedebiliriz.

Hayriye Ünal: Özellikle Doğukan, Ertuğrul, Murat editörlük yaptığınız için size sormak istiyorum bu soruyu. Sorum şairin editörlük yapmasına dair. Bununla kapatmak istiyorum bu oturumu. Kendinizi şiir seçimi, ileride kimin değerli bir eser ortaya koyacağını kestirebilme konusunda “yeterli” hissediyor musunuz? Yaşınızı da hesaba katarsak tam da tabir caizse coşmanız gereken bir çağda “sanatsal üretim”inizi baltalayan bir iş değil mi editörlük? Sizi ‘aşan’ bir eser gelirse, nasıl red/kabul tutumu alıyorsunuz?

Ertuğrul: “Yeterli hissetmek” olmadan “editörlük” gibi bir işin yapılması imkânsız, en başta bunu söylemek isterim. “Editörlük” işinin tam bir “genç işi” olduğunu düşünüyorum öte yandan, çünkü ağır bir iş, onlarca maile cevap vermek, her bir şiire küçük küçük de olsa eleştiri yazmak, kimilerinde yazım hatalarını düzeltmek vs. Bunlar enerji gerektiren ya da şöyle diyeyim gençlik enerjisi gerektiren işler. Onun dışında genç olmanın edebiyat birikimi açısından getirdiği dezavantajlar da var, onu da geçmişin birikimini okuyarak kapatmaya çalışıyorum. Sanatsal üretimi, çok da etkilemediğini düşünüyorum, çünkü o başka üretmek başka. Zaman aldığı bir gerçek editörlüğün, daha çok çalışarak, okuma zamanlarımdan kısmadan devam ediyorum bu işe. Beni “aşan” bir eser gelirse ki geliyor, zaman zaman reddediyorum, zaman zaman da kabul ediyorum. Editörlük biraz da denge işidir, bunun bilincindeyim. Çok büyük oranda esere baktığımı söyleyebilirim. İsmin çok da bir önemi yok, eser kötüyse.

7 Nisan 2014 Pazartesi

tarihi mek danılds - ertuğrul rast

ilk mek danılds 1940'ta abd'de açıldı.

mek danılds bugünkü anlamına ve standartlarına  1954'te kavuştu.

türkiye'de ilk mek danılds 1986'da istanbul'da açıldı.

george ritzer 1993'te "mek danıldslaşma" terimini makalesinde kullandı.

bugün yani 2014'te mek danıldsın  web sitesinde "bilgi toplumu hizmetleri" başlığı bulunmakta.

Ertuğrul Rast



5 Ocak 2014 Pazar

Robert McCrum / Profesyonel Kitap Eleştirmenleri Amatörlerden Daha İyi Mi? / Çeviren: Ertuğrul Rast




Robert McCrum*

Profesyonel Kitap Eleştirmenleri Amatörlerden Daha İyi Mi?**

Çeviren: Ertuğrul Rast

2012 Man Booker ödülünün jüri tarafından açıklanmasına sadece 2 hafta kaldı. Her zamanki gibi kimsenin sonuç hakkında en küçük bir fikri dahi yok. Bu yılki jüri etkileyici biçimde disiplinli.  Bu ödülün gizemi, kurulun daima bir iç dinamiği olmuştur.

Peter Stothard’ın olgun başkanlığı sayesinde finalistlerin belirlendiği son listede, saçma, yaygaracı rüzgarlar olmadı. Stothard sadece son listenin kalitesiyle değil aynı zamanda saygılı tutumuyla da zihnimizde yer edecektir.

Nitekim, Stothard’ın ödül hakkında söylediği her şey (çok değil, açıkçası) mantıklı, ölçülü ve çok ilginçti. Onun ve meslektaşlarının (Hilary Mantel ,Will Self , Deborah Levy ve Alison Moore arasında) yapacakları seçim için gıpta etmiyorum, onların yerinde olmak istemezdim açıkçası, bu başka bir konu.

Öte yandan Britanya’nın en önemli kitap ödülünün başkanlığını yapmak, fikir sunmak için de cazip bir platform sunuyor. Stothard gibi bir zen ve kendini kontrol etme ustası bile bu kışkırtıcılığa fazla dayanamadı.

Stothard geçen hafta, yüksek sesli bir endişeyle, düşüşe geçen eleştirel standartları edebiyat bloglarının varlığına bağladı. Independent’a konuşan Stothard “İngiltere’de ve Amerika’da, geleneksel, kendine güvenen, tartışmaya dayanan ve bir kitabın iyi olup olmadığını söyleyen eleştiri tarzında bir düşüş olduğu ortadadır.” dedi ve devam etti: “Olağanüstü rekabet göz önüne alınırsa, eleştirinin öz-güveni olması gerekir. Kitaplar için birçok blog ve internet sitesinin olması çok önemli fakat;  profesyonel eleştirmenin kendi görüşlerini paylaşması bundan daha önemli -çoğunluğun ya da herkesin görüşünü paylaşmak değil- ”

Basitçe suçlamaktansa bu durumu ciddiye almalıyız. Stothard şuna dikkat çekiyor: “Vatandaş -gazetecinin yorumu, profesyonel eleştirmeninkiyle eşdeğerde olamaz.”

The Observer, The Times, The TLS ya da New York Rewiev of Books’taki Standard bir kitap yazısını ele alalım. Bu yazı yaklaşık olarak 500 - 1500 kelime aralığında olacaktır. Baskıdan önce bu yazının, yoğun bir şekilde ön düzenlemesi ve tashihi yapılacaktır. En önemlisi bu yazı imzalı ve telifli olacaktır. Ortalama bir blogun hammaddesi ile karşılaştırılınca bu son derece rafine edilmiş ve damıtılmıştır.

Bunlardan hiçbiri eleştirinin yine de vahşi, yıkıcı, kişiye saldıran veya partizan olmayacağını garanti etmez. Ama profesyonel eleştiri genel manada edebi eleştiri diline eklemlenecektir, Hazlitt’ten, Coleridge’e, Emerson’a, Dr Johnson’a ve Macaulay’a uzanan bir dile, fakat sayıları çok da değil.  Başka bir deyişle bugün iyi bir eleştirmenin başımızın üstünde yeri var, çünkü bu eleştiri profesyoneldir, anonim değildir ve edebi eleştiri tarihinde bir yer edinecektir.

Eleştiri gücünün geçmişte olduğu gibi birkaç kişinin elinde toplanması fikrine elbette karşıyız, blog dünyasının demokrasisi yok sayılan bakış açılarına ses verdi, bunda hemfikiriz.

Ama öz-disiplin ve öz-bilinç için bir ihtimal her zaman var. Stothard bir tehlike görüyor ve bizi buna karşı uyarıyor, bu noktada dikkatlerin ve tartışmaların kalitesinin yükseleceğini umuyoruz.

*Robert McCrum: 1953 doğumlu, İngiliz yazar ve editör
**Robert McCrum’un 1 Ekim 2012’de guardian.co.uk sitesinde yayımlanan yazısı
**Bu yazı Hece dergisinin (191. sayı) Kasım 2012 sayısında yayımlanmıştır.

15 Aralık 2013 Pazar

Ertuğrul Rast / Cem Uzungüneş'te Mekan, Deneyim ve Korku



Cem Uzungüneş'te Mekan, Deneyim ve Korku*

Ertuğrul Rast

Cem Uzungüneş’in “Korkuluk” isimli şiir kitabı Şubat 2012’de 160. Km Yayınları’ndan çıktı. Uzungüneş’in Korkuluk’u 1998’deki Soluğan ve 2005’teki Arzu Evi’nden sonra üçüncü şiir kitabı. Kitap “Hissikablelvuku” ve “Sessizlikler” başlıklı iki bölüm ve otuz iki şiirden oluşuyor.

Korkuluk’u ele alacağımız bu yazıda “Mekan ve Deneyim” ve “Korku” izlekleri üzerinden yola çıkacağız.

Mekan ve Deneyim:

Uzungüneş, şiirlerinin başlangıç dizelerindeki tasvirleriyle okurunu bulunduğu mekana ve o mekandaki deneyime davet ediyor. Bize kalırsa şair mekan olgusunun “birey” üzerindeki etkisinin farkında (mekansız birey - bireysiz mekan düşünülemez fikri) ve şiirlerinde bu mekanlara bağlı deneyimlerini aktarıyor. Şairin mekandan kastı dört tarafı kapalı bir tasavvurdan çok daha fazlası. Bizce bu mekan olay döngüsünde sıra bulan  oluş duygusuna eş,  duvar örgüsü  içinde ‘yer’ bulan “boşluk algısı”dır.

Bu boşluk algısı;

bazen bir yol/culuk:
“Yol işaretleri, kedi gözleri. Farlar akıp geçiyor.
“Kaygan zemin” gerilimli neonlar, rüküş
dinlenme tesisleri, 2006 Şubat, her şey akıp geçiyor”

bazen bir hastane:
“Buzlu gece mavisi…Doğum kliniği…
 /… /
Ölüm cam kuvözde nabız yokladı durdu”

bazen hareket halinde bir tren:
“Geniş ovada tepişen, çiftleşen atlar gördük,  
deli gibi koşan, durup bakan, kızıl beyaz atlar.
Tren camı kirliydi, biz ölümlüydük.”

bazen de daha başka mekanlar şeklini alabiliyor:
“bir gemiden kaçmıştı yüzlercesi…”
“kahvede yalnız ve suskun bir adam”
“geniş, yankılı bekleme salonlarında”
“Pasaport’ta, L’avanture’de oturmuştuk susmuştuk,”

Bu dizelerde Uzungüneş’in mekanlara özel bir anlam yüklediğini ve bunu sevdiğini, özellikle yaptığını görebiliyoruz. Şiirlerdeki mekansal çözümlemeler yatay ve dikey hayat bağlamında şiire bir yer açma çabası olarak da yorumlanabilir.

Uzungüneş şiirlerindeki deneyimi Heidegger üzerinden okursak: “DASEIN kendi deneyimleri üzerine odaklanmakla kendisinin farkına varıyor değildir, fakat “yaptığı şeyde, kullandığı, umduğu, kaçındığı” şeyde, onun çevresindeki dünya içinde ilgilendiği şeylerde DASEIN kendisinin farkına varır.”[1] Uzungüneş kendi deneyimine odaklanmakla kendi farkındalığını okura hissettiriyor ve bunu mekanla birlikte düşündüğümüzde karşımıza şu sonuç çıkıyor: Uzungüneş bu sayede, görünenin durulanırken gerçeğin bulanıklaştığı yamuk düzlemde  ‘Dikkatli bakıyor musunuz?’[2]  sorusuna kesin bir ‘Evet’ cevabı konduruyor.

Korku:
“İnsana bütün korku içinden gelir fakat insanın aklı daima dışarıdadır.” Mevlana Celaleddin-i Rumi
Etrafımızı kameraların sardığı bu “big brother”[3] çağında yazılan “Korkuluk”un ilk şiiri Hissikablelvuku’da “Eğilin kulağınıza korkuyu fısıldayacağım” diyen Uzungüneş aynı ismi taşıyan ilk bölümü “Karanlıkta aynaya baktınız mı? / Kendinizden korktunuz mu?” diye bitiriyor. Tam bu noktada aklımıza Heidegger düşüncesinin temel kavramlarından biri olan korku geliyor. Bunu biraz açarsak: “Korku sadece içsel bir his değildir; o olanaklı tehditlerin bir dünyasını açar. Benim dalgın korkum, korkuya duyarlı oluşum, “şimdiden, kendisinden [daha] korkunç bir şeyin yaklaşabileceği dünyayı bir alan olarak açtı” kendisi için korktuğum şey kendim, DASEIN’dir.”1 Uzungüneş “Camda silüetim, sevgili korkum” ve “ … İşte artık tren camından / kendimize bakıyorduk” dizeleriyle bize korkuyu fısıldıyor. Yani bize kendimizi gösteriyor, diğer bir anlamda “big brother” kameralarının yerine “ayna”yı adres gösteriyor. “Evlere dağılsak, birimizden bir intihar haberi / gelecek diye mi korkardık?” soru-dizesiyle zihnimize acaba başkaları için-başkalarından da mı korkuyoruz? sorusunu ekliyor. Cevabı yine Heidegger’den alabiliriz: “Eğer başkaları için korkuyorsam, “kendim için de korkuyorum”dur.”  Ve bu korku sarhoşluk anında dahi bizimledir:

“Rakıları ve anlık korkuları hızla,
mehtabı sebatla tüketiyorduk.
Kahkahaların nefes alma yerlerinde
içimize, içe doğru ters bir h sesiyle giren
hangi korkuydu Asu, o en keskin mezemiz?”

Esriklik durumu bile kendimizden kaçabilmemize olanak tanımaz Uzungüneş şiirinde. Korku her yerde, her anda bizimledir. “Korkuluk”u okuduktan sonra aklımıza şu soru takılıyor: İnsan korku duygusundan yoksun bir varlık olsaydı neler olurdu?



*Bu yazı Hece dergisinin 2012 Aralık sayısında yayımlanmıştır.

[1] Heidegger Düşüncesinin Temel Kavramları – Michael Inwood / Çeviren: Metin Bal – Özne Dergisi Bahar 2012
[2] “The Prestige (2006)” filminden bir replik
[3] 1984 -  George Orwell – Can Yayınları

30 Kasım 2013 Cumartesi

Ryuichi Tamura / On Üç Saniye Aralıklı Işık / Çeviri: Ertuğrul Rast



Ryuichi Tamura

On Üç Saniye Aralıklı Işık*

Çeviri: Ertuğrul Rast

bu yeni evleri sevmiyorum
sanırım, eski bir evde doğup büyümemden.
evimizde ne bir yemek masası var şimdi ölülerle paylaşmaya
ne de bir yer büyüyebilmek için
bu herhalde
yirmi yıl kadar önce
“armut ağacının parçalanışı”
diye bir şiir yazdığımdandı
bu yeni evin küçük bahçesine
armut ağacı diktim yeniden
sabahları suluyorum
ölüm yetiştirmek istiyorum
en azından, armut ağacının içinde
geceleyin viktorya döneminden kalma pornografik şeyler okurum.
benim tek sanrım:
“geleceğe dair bir sanrım yok”
ama şu anda bir ışık
ufukta, penceremden kırk kilometre ötede
oshima adası’ndaki fenerden bir ışık
on üç saniye aralıkla

*Bu çeviri şiir Mahalle Mektebi dergisinin 7-8. sayısında yayımlanmıştır.